Hayatı

        Sevinç Çokum  25 Ağustos 1943’te  İstanbul  Beşiktaş’ta dünyaya geldi. Üç kız evlada sahip olan ailenin en küçük çocuğudur. Beşiktaş Büyük Esma Sultan İlkokulunu, Beşiktaş Ortaokulu ve Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu; ayrıca Umumi Sosyoloji dalında öğrenim gördü.  Acıbadem Özel Anadolu Lisesinde ve Etfal Hastanesine bağlı hemşire okulunda Türkçe ve Edebiyat dersleri verdi.

Orta öğrenimi sırasında bir süre İstanbul Radyosu çocuk korosunun haftalık programlarına katıldı.   Klasik Batı müziği dalında özel keman dersleri alarak Türk ve değişik ülkelerin temsilcilerinden  oluşan A. Kavafyan yönetimindeki  İstanbul Amatör Senfoni Orkestrasında ikinci kemanlarda çaldı, konserlere katıldı. Üniversitedeyken politikayla ilgilenmeğe başladı. Bir siyasi partinin ilçe gençlik kolu başkanı oldu, daha sonra İl Gençlik Teşkilâtına geçti, bir süre sonra politikada aktif rol almaktan  vazgeçti.  Öğrenimi sırasında evlenen  Sevinç Çokum, 1968 çalkantılı döneminde öğrenci hareketlerine fikirleriyle katıldı.

Edebiyata sevgisi  ortaokul sıralarında Türkçe Öğretmeni Necmi Seren’in, lisede ise Suzan Karamanlıoğlu’nun   yönlendirmeleriyle  yol aldı. Necmi Seren öğretmenliğin dışında Macarca’dan çeviriler yapmış, ünlü “Pal Sokağı Çocukları” romanını Türkçeye kazandırmıştı. Sevinç Çokum daha o tarihlerde günlük tuttu, şiirler yazdı. Lisede öğrenciyken büyüklerin katıldığı Kudret Gazetesindeki bir yarışmaya girerek ikinci oldu. Üniversitede hikâyeler yazmağa başlayan yazarın  Bir Eski Sokak Sesi adlı öyküsü Hisar Dergisinde (Şubat 1972) yer aldı. O sıralarda Yelken ve Eflatun Dergilerinde de birkaç hikâyesi görüldü, Ahmet Nadir Caner’in yönettiği Başkent Gazetesinde  şiirlerinden bazıları  neşredildi. İlk hikâyelerini  Eğik Ağaçlar adlı kitabında toplayan yazar,  Behçet Necatigil’in  tavsiyesiyle öyküde yoğunlaştı. Bu kitabın ardından Hisar Dergisinin yanısıra  Türk Edebiyatı Dergisinde de yazmağa başladı. 1975-76 yıllarında Kültür Bakanlığı bünyesinde düzenlenen komisyonlardan Halk ve Çocuk Yayınları Kurulundaki çalışmalara katıldı. 1977-79 yıllarında Türk Edebiyatı Dergisinin yazı işleri müdürlüğünde bulundu. Daha sonra,  (1981-85)  eşi Rıfat İzzet Çokum’la kurdukları Cönk Yayınlarını yönetti. Sevinç Çokum’un öykü, söyleşi ve diğer yazıları, Hisar, Türk Edebiyatı, Gösteri,  Varlık Dergilerinde ve Dünya- Kitap’ta yer aldı.

Öyküleri:
Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976), Derin Yara (1984),Onlardan Kalan (1987 ) Bu kitaplar birleştirilerek, Bir Eski Sokak Sesi, Evlerinin Önü, Onlardan Kalan adlarıyla yeniden yayımlandı. Rozalya Ana  (1993- Türkiye Yazarlar Birliği Armağanı), Beyaz Bir Kıyı (Fas’ta geçen hikâyeleri 1998), Gece Kuşu Uzun Öter (2001 ), Al Çiçeğin Moru (2010).

Romanları:
Zor (1977), Bizim Diyar (1978), Hilal Görününce (1984- Milli Kültür Vakfı ve TYB Armağanları), Ağustos Başağı (1989), Çırpıntılar  (1991), Karanlığa Direnen Yıldız (1996), Deli Zamanlar (2000),  Gülyüzlüm (Tefrika roman olarak yazılışı 1988, kitaplaşması 2003 ), Gece Rüzgârları (2004), Tren Burdan Geçmiyor (2007),  Arada Kalmış Tebessüm (2010), Lacivert Taşı (2011- Eskader Roman Armağanı)

Gazete Yazıları: Güzele Bakan Karınca (1997), Vaktini Bekleyen Tohum (2000 )

Anlatı:  Hevenk- Kayıp İstanbul (1993-TYB Armağanı)

Radyo programları ve TV senaryoları da bulunan Çokum, Yeniden Doğmak adlı dizi senaryosuyla  Ankara Gazeteciler Cemiyeti, 1988 Basın Şeref Belgesine lâyık görülmüştür.

Çevrilmiş Eserleri:
Çarmıh,Bir Geminin Getirdikleri, Der Neu Mensch İn Der Türkei – Almanya(Seçkiye Katılan Öyküler)
BizimDiyar, Prof.Dr.  Azize Cefarzade’nin çevirisiyle- Azerbaycan-Baku.(Roman)
Tarifsiz Bir Sesin Hikâyesi, Moderne Turkse Verhalen- Hollanda (Seçkiye Katılan Öykü)
Denizin Dalgası Saçların, Racconti dell Anatolia-İtalya (Seçkiye Katılan Öykü)
Deli Zamanlar  Arapçaya çevrilerek Mısır’da yayımlandı (Roman)
Tarlabaşı’nda Sabah Oluyor, Istanbul In Women’s Short Storıes – England ( Seçkiye Katılmış Öykü)
Deli Zamanlar Arnavutluk, Bulgaristan ve Hindistan’da yayımlanmak üzere çevrilmektedir.

Eserleri üniversitelerde araştırma konusu olan Sevinç Çokum’un yurt dışında da bazı eserleri üzerinde çalışmalar gerçekleşti. Ayn Şems Üniversitesinden Ayşe Abdülvahid Çırpıntılar romanıyla ilgili, Batıda Türk Göçmenlerinin  Sorunları  adıyla  yüksek lisans yaptı.(2008-2010) Ayrıca yine Mısır’da Kahire Üniversitesinden Muhammed Eyd, yazarın  Beyaz Bir Kıyı  adlı eserini dil bakımından inceleyen bir çalışma ortaya koydu.(2010-2011)

İlk kitabıyla insan sevgisi ve hümanizma çizgisinde görünen Sevinç Çokum, zaman içerisinde öykü ve romanlarında değişimler yaşadı. Toplum ve birey arasındaki ilişkileri kurcalayan yazar, ilk romanlarında ulusun değerlerini kişilerine aktararak onları tarih perspektifi içinde ele aldı. Giderek insanın iç yapısındaki  derinliklere yönelen yazar,  sanatın sınırları olmayacağını savunarak evrenselliğe ulaştı. Deli Zamanlar romanıyla birlikte hikâyelerindeki ince gözlemleri, dil özenini ve ironik bakışı romanlarına taşıdı. Tren Burdan Geçmiyor ve Arada Kalmış Tebessüm, Lacivert Taşı  gibi  son romanlarında sosyal-psikolojinin verileriyle insanı anlamaya çalıştı. Abukiz adını verdiği bir felsefe ortaya atarak, çok renkli ve prizmatik bir yapı içinden dünyaya baktı. İçtenliği önemseyerek öğretilerin dışındaki doğruları aradı.

 

      BAĞIMSIZ  BİR YAZARIM…

         Ben sanat kaygısı taşıyan bir yazarım; ille de bir tutamağım veya fikirlerimi sığıştıracağım bir dehlizim mi olmalı?

Bir muhabir soruyordu: “O değilsiniz, bu değilsiniz! Siz nesiniz?” diye. Yıllar öncesine kaydı düşüncelerim; sağcılık solculuk yaftaları, 1980’den önce kitleleri iki uzak kıta gibi birbirinden ayırmıştı. Aynı ülkenin insanları arasında açılan o günlere has dipsiz nefret denizini bugünkü kuşaklar yaşamadıklarından pek  anlayamazlar. O günlerde uçurumlara rağmen  bütün insanlar gibi birbirimize söyleyeceğimiz sözler, göstereceğimiz yollar ve birlikte  okuyabileceğimiz türküler olmalıydı. Olamadı. 12 Eylül öncesi ve sonrası çekilen acıların derinliğini, o dönemin kalıcı izlerini taşıyanlar iyi bilirler. Ömürlerinin ilkbaharında hüküm giyip kış suretinde hapisten çıkanlar, başka diyarlarda sürgün ruhlarıyla mum alevi gibi eriye söne yaşayanlar…Ve idam edilen gençlerin ardından ağlaya ağlaya gözleri kuruyan anneler babalar…Evet, iyi bilirler  o tortuları, o karalanmaları…

Aradan bunca zaman geçti; Hala sağcı solcu ayrımcılığı kulağıma çarptıkça irkiliyorum bir. Ve diyorum ki, artık kimseyi baştan aşağıya bir yağlıboya fırçasıyla boyar gibi şekillendirmeyelim; fikirlere bir diyeceğim yok,   ama fikirler  bir insanı bütün ömrünce kendine mahkum etmemeli, onu bir sabıkalı, bir sicili bozuk kişi biçiminde dosyalamamalı!  1946 da çok partili döneme geçildiği zaman  kurulan Demokrat Parti  1950 de iktidara geldiğinde ben ilkokula yeni yazılmıştım. CHP’nin içinden çıkan Demokrat Partiyi halk  Demirkırat adıyla benimsemiş ve sevmişti. Bizim ailede de özellikle Menderes’in sevilmesi beni etkiliyor,  sonraki yıllarda bir iki arkadaşımla fikir ayrılığına düşecek biçimde Başbakan Adnan Menderes’i tutuyordum. İcraatçı, kibar, beyefendi tavrından dolayı tabii.  Sonraları iktidar hırsının gözlerini kapatmış olması sebebiyle Menderes baskıcı ve tahammülsüz biri haline geldi. Basına baskılar koydu, radyolardan her akşam yayınlattığı “vatan cepheleri” propagandalarıyla oy potansiyelini arttırmağa çalışırken, taraftar bağlılığının kendisini ayakta tutmağa yeteceğini zannetti.

Sonrası hüsran… 27 Mayıs askeri darbesi ve iki bakanının ardından Menderes’in de idamı…İdamlara karşıydım, askeri yönetimin halk üzerindeki ağırlığını ben de hissediyordum. Sessiz ve başı önünde insanlar olmuştuk artık. Hazırlanan yeni anayasanın ardından çok partili hayata tekrar geçiş…Demokrat Partinin devamı gibi görünen bir partiydi Adalet Partisi. O sıralarda İstanbul Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazanmıştım. Varlığımı, sesimi duyuracak bir mecra arıyor olmalıydım ki, Adalet Partisi gençlik kolları arasında bulmuştum kendimi. Beşiktaş Gençlik Örgütünü kurarak, başkan seçildim. Gençlik çağının iyicil düşüncelerinin dürtüklemesiyle bir takım projeler geliştirirken bir yandan da ileriki romanlarım için gözlemler yapıyor, insan malzemeleri topluyordum.

Genel  Başkan Ragıp Gümüşpala’nın  vefatıyla Sadettin Bilgiç’in önderliğinde yürüyen partinin genel başkanlığına 1964  kongresinde sürpriz isim Süleyman Demirel seçilecekti. Bu partiyle ilgili  çalışmalar sırasında aynı binada bulunan İşçi Partisi temsilcileriyle görüşmelerimiz oluyordu. Onları düzenlediğimiz çaylara davet ediyordum. İlçe gençlik örgütünden bazıları İşçi Partisiyle diyaloğumdan hoşnut değillerdi. Politikanın daha esnek bir yapı gerektirdiğini fark etmeğe başlamıştım; ayrıca politik çevreleri kazanç ve çıkarları için kullananları görüyordum. Bu, benim ideallerimin bir yerlere çarpıp çökmesi demekti. Bir zaman sonra partiden ayrılmağa karar verdim.

1968’li yıllarda aksayan öğrenimime devam ediyordum ki dünyada gençlik eylemlerinin yanı sıra bizde de reform istekleri ve eylemler başladı. Partiyi bıraktıktan sonra Sol düşüncelere ilgim artmıştı; Sosyalizmle ilgili kitaplar okuyordum, arkadaşlarım genellikle  o çevrelerdendi ve Nazım Hikmet’in şiirleri her zaman yanı başımdaydı. Zaman içersindeki değişimler, bir türlü düz gitmeyen çizgilerim, sağ sol gitgellerim, okudukça ve yazdıkça daha farklı pencereleri fark etmeme yaradı. Gitgide geleneksel parti anlayışlarından sıyrılarak birey olmamın değerini anlamağa yöneldim. Gece Rüzgarları  romanımda kendimle ve toplumla yüzleşmelerimi dile getirmişken, Tren Burdan Geçmiyor’la  birlikte ortaya attığım Abukizm felsefesiyle artık benim için çok boyutlu doğrular ve ters doğrular söz konusuydu. Bir bakıma Michel Foucault’nun değişmez kılınmış doğruları çizip başka doğrular araması gibi bir tutum içine girdim.  Böylece beni yoğurmağa ve üzerimde etkili olmağa çalışan  zümrelerden uzak kalmanın sanatımı ve yazarlığımı daha yararlı hale getireceğini görebildim.  Bu, aynı zamanda yazar olarak özgürlüklerimin farkına varmam demekti.

Şimdi  “Bağımsız bir yazar” olduğumu söyleyebiliyorum. Çünkü sağcıyım demek, sağın içindeki yanlışları, solcuyum demek solun içindeki yanlışları görmezden gelmenize sebep olacaktır. Bu da kişiyi doğru seçimden ve özgürlüklerden uzaklaştıracaktır. Nerede durduğumu görmek isteyenler,  lütfen bu satırları ve 2000 yılından sonra yazdığım kitapları okusunlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>